rap
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Mayıs 24, 2012, 02:11:18 ÖS
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Hip Hop'un Büyük Patronları  (Okunma Sayısı 1482 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ViruSMc
Ziyaretçi
« : Haziran 16, 2008, 06:25:30 ÖS »

Gangster filmlerinde çok sık rastlanan “Bu tamamen iş dostum. Asla kişisel bir şey değil.” repliği hip hop’un en sevdiği repliklerden biridir.

Ancak, işin gerçeği, hip hop her zaman kişisel olmuştur. Son yirmi yılda, plak endüstrisi bir işbirliği içinde, gittikçe homojenleşirken, kişisel beğenilerden ziyade diptekilerle ilgilenen bir çok hip hop firması tek bir kişinin görüşlerince yönetilmiştir. Bu firmaların yönetim odalarındaki koltuklarda kişiliklerin yüzleri olmayan ya da değiştirilebilir kıyafetler olarak oturmalarına karşın bir çok firma yöneticisi de, yaptıkları anlaşmalarla, meşhur olmuşlardır. Sugar Hill Records’dan Sylvia Robinson, Ruthless Records’dan Eazy-E, Bad Boy Entertainment’tan Sean “Puffy” Combs, Uptown’dan Andre Harrell, No Limit’ten Master P ve So So Def’den Jermaine Dupri gibileri sanatçıları kendi firmalarına bağlayıp onların kayıtlarını yaparak; Def Jam’den Russell Simmons ve Tommy Boy’dan Monica Lynch gibileri ise medyada olabildiğince yer alarak isim yapmışlardır. Priority Records’dan Bryan Turner, Rap-A-Lot’tan James T.Smith ve Loud’dan Steve Rifkind gibi bazı güçlü oyuncular ise perde arkasında kalmayı tercih etmişlerdir. Death Row’dan Marion “Suge” Knight ise basında her zaman ön sayfa haberi olmuştur.

Sylvia Robinson hip hop daha henüz var olmadan da bir yıldızdı. Listelerin tepesine çıkması ise ilk kez 1956’da – Mickey & Sylvia ikilisi olarak yaptıkları “Love Is Strange” parçasıyla – gerçekleşmişti. 17 yıl sonra, fakat bu kez tek başına yaptığı, “Pillow Talk” ile yeniden patladı. 70’lerin sonuna gelene kadar, Robinson bir prodüktör ve şarkı yazarı olarak yerini iyice sağlamlaştırmış, ayrıca, Vibration ve, eşi Joe Robinson ile birlikte işlettikleri All Platinum gibi, birkaç firma da kurmuş ve Shirley and Company’nin “Shame Shame Shame”i gibi – ki bu da Sylvia’nın yazmış olduğu parçalardan biridir – çok sayıda soul ve disco hit’i yaratmıştır.

Robinson’ın satışları, rap sahnesi yeterince büyüyene dek, platin seviyesine gelemedi. Uyanık bir iş kadını olarak Sylvia rap’teki müthiş potansiyeli hissetmiş ve onun New Jersey’deki bürosuna gelmesini beklemeden kendisi bir şeyler yaratmaya karar vermiştir. Sugarhill Gang projesi ve şarkı sözlerinin Cold Crush Brothers’dan, ritm kalıbının (groove) ise Chic’in “Good Times” parçasından alındığı single “Rapper’s Delight” bu şekilde ortaya çıktı.

Olaylar hızla gelişti. Sylvia’nın firması, bir yıl içinde ve “Rapper’s Delight”ın o kadar da yenilikçi bir numara olmadığını kanıtlarcasına, 10 single daha çıkardı. Sylvia Robinson hip hop kültüründeki gelişmelerin tümünü önceden hissedememiş olabilir ancak firması Sugar Hill yeri yerinden oynatan bir çok single çıkarmıştır. Bunlardan belki de en ünlüsü Grandmaster Flash & the Furious Five’ın, dönemin toplumsal bilincini yansıtan, “The Message” parçasıdır. Ancak, kayıtlarında Malcolm X’in sesinin de bulunduğu “No Sell Out”, pikaplardan düşmeyen bir baş yapıt “The Adventures of Grandmaster Flash on the Wheels of Steel” da en az “The Message” kadar dönemi açıklayan parçalardır. Sylvia kendisi de bir single doldurdu. Bu, History of the World: Part I filmindeki bir Mel Brooks rap’inden etkilenerek yazılmış “It’s Good to Be the Queen” parçasıydı.

Tüm bu başarısına karşın, Sugar Hill’in şöhretinin bir dolar kadar değeri yoktu. Joe Robinson uzun süredir Roulette Records’un başkanı Morris Levy’nin iş arkadaşıydı. Morris Levy’nin ise Cenova mafyasıyla yakın ilişkisi olduğuna dair söylentiler vardı. Yine söylentilere göre, Robinson, CBS Records’u tehdit ederek yeni bir rap firmasıyla dağıtım anlaşması yapması için zorlamıştı. 1983’te, Sugar Hill, kanıtı olmayan suçlamalara göre, bir mafya üyesi olan Sal Pisello’nun yönettiği bir operasyon sonucunda, MCA Records ile bir anlaşma imzaladı. Bu olayın devamında, Sugar Hill, Pisello ve MCA tarafından dolandırılıp iflasa zorlandığını iddia ederek, MCA’ya karşı bir suçlamada bulundu. Fakat, suçlayan kişilerin mahkeme dışında bazı tatsız durumlara maruz kalmasıyla, Sugar Hill kendi yaşa***a uzunca bir süre için son vermek zorunda kaldı. Bazı Sugar Hill sanatçıları kendilerine başka yuvalar buldular (Grandmaster Flash Elektra’ya geçti, Sugar Hill’in kendi grubu da Tackhead ismiyle solo olarak takılmaya başladı), fakat çoğu, müziklerinin sağladığı servetten en ufak bir pay alamadan, ortada kaldılar.

1984 yazına gelindiğinde, Sugar Hill, o sırada tepe noktasında Tom Silverman’ın Tommy Boy Records firmasının bulunduğu, bu iş dünyasının dışında kalmıştı. Aynı günlerde, New York Üniversitesi’ndeki bir yurt odasında, Russell Simmons ve Rick Rubin L.L.Cool J’in “I Need a Beat” parçasını kaydediyorlardı. İkisi de hip hop dünyasının acemisi değillerdi. Simmons partiler düzenleyerek işe başlamış – ki bu DJ’leri ayarlamak ve küçük çapta bazı sokak alavere dalavereleri gibi şeyleri kapsıyordu – ve sonunda, Kurtis Blow ve Run-D.M.C. gibi isimleri bünyesinde barındıran (Joseph “Run” Simmons Russell’ın küçük kardeşiydi) Rush Artistic Management firmasını yönetir olmuştu. Rubin ise, punk gruplarında çalmak ve rock barlarda DJ’lik yapmakla başlayıp plak üretimine doğru gelişen farklı bir yol izlemişti. Rubin’in ilk üretim çabalarından en çok akılda kalanlardan ve, dağıtımı Arthur Baker’ın Partytime etiketiyle yapılmış olsa da, üzerinde ilk kez Def Jam logosu bulunan biri T. La Rock ve Jazzy Jay’in beraber yapmış oldukları “It’s Yours” single’ıdır.

Simmons ve Rubin’in karşılaşmaları Jazzy Jay vasıtasıyla olmuş ve bu ikili hemen faaliyete başlamıştır. Güçlerini birleştirip, 4.000$ tutarında bir sermaye ile Def Jam’i kurdular ve yatırdıkları parayı da çok kısa bir süre içinde geri aldılar. Rubin’in yurt odasında 700$’lık bir yatırımla kaydedilen “I Need a Beat” 100.000’den fazla satarak rap’in en büyük yıldızlarından ve en büyük firmalarından birinin gelişini de ilan etmiş oldu.

Def Jam’in sert ritmler, insanın doğrudan yüzüne karşı bir tavır ve sokak olaylarından oluşan formülü hip hop dinleyicisini kalbinden vurdu. Simmons, 1990’da, Rolling Stone dergisine bu durumu “Bizim yapmaya çalıştığımız, rap kitlesinden doğru olanı alıp bunu satmaktır” şeklinde açıklamıştır. Alıcıları bulmak işin en kolay yanıydı. İlk senesi içinde, firma yedi single çıkardı ve CBS Records ile 600.000 adetlik bir dağıtım anlaşması yaptı. Gösteri daha yeni başlamıştı. Def Jam, gelecek üç yıl içinde, üç tane önemli albüm çıkaracak – 85’te, L.L. Cool Jay’in Radio’su; 86’da, The Beastie Boys’un Licenced To Ill’i (listelerde üst sıralara yükselen ilk rap albümü) ve, 87’de, Public Enemy’nin Yo! Bum Rush the Show’u – ve Slick Rick, EPMD, 3rd Bass gibi efsanelerin doğmasına olanak sağlayacaktı. Firmanın ilgilendiği tek şey rap değildi. Simmons R & B şarkıcısı Oran “Juice” Jones, Rubin ise thrash ****l grubu Slayer ile anlaşmalar imzaladılar.

Bu ikili, ticari olarak alt edilmesi mümkün olmayan bir takımdı, ancak yine de, bazı sıkıntılar oluyordu. Hem Simmons hem de Rubin canlı performanslarda yer almayı seviyorlardı ama, “Cold Chillin’ in the Spot” örneğinde olduğu gibi, bir single’ın yalnızca kaydedilmesi Simmons için giderek yeterince tatmin edici olmaya başlamıştı, artık sahne ışıkları altında olmak istemiyordu. Hatta, filmini kendisi yapmış olmasına ve hikayenin kendi kariyerini anlatmasına karşın (Simmons rolünde Blair Underwood vardı) Krush Groove’da hiç çalmamıştı bile.

Rubin ise tam tersine, sahnede olmayı çok seviyordu. 1985’te, Madonna’nın Like a Virgin turnesinin açılışında çaldıklarında, Beastie Boys’daki DJ rolüne derinlemesine kaptırmıştı ve grubun geri kalanı aynı şekilde düşünmese de, kendini tam anlamıyla bir Beastie olarak görüyordu. Licenced to Ill albümünün 4.000.000 adet satmasından ve bazı tartışmalardan sonra, Beastie Boys Def Jam’den ayrıldı. Bu arada, Slayer’ın Reign In Blood albümü çıktıktan sonra, Rubin ile, albümü Yahudi ve Arap’lara karşı bulan, CBS Records başkanı Walter Yetnikoff arasında bir tartışma yaşandı. Bir taraftan da, Rubin ve Rush’taki sağ kolu, aynı zamanda, Def Jam’deki yeri gittikçe önem kazanan Lyor Cohen arasında özel bir kan davası da yaşanmaya başlamıştı. Cohen işi büyütmek ve genişletmek konusuyla daha çok ilgileniyor, Rubin’in taktiklerini ve estetik anlayışını beğenmiyordu.

Sonunda, Rubin firmadan ayrıldı Geffen’deki bağlantılarını kullanarak hem Slayer albümünün dağıtımı için olanak buldu hem de, daha sonra (1993’te) kısaca American Recordings diye anılacak olan, Def American firmasını kurdu. Def American, Sir Mix-A-Lot ve Geto Boys sayesinde, bir miktar hip hop tadı taşıyordu. Daha sonra, Geffen grubun 1991 albümü Geto Boys’daki şarkı sözlerine itiraz edip albümün dağıtımını reddedince, Geto Boys Def American’dan ayrıldı. American daha çok rock’a ağırlık veriyor ve Danzig ya da The Black Crows gibi gruplarla çalışıyordu.

Simmons ise, bu sıralarda, genişlemeye ve farklılaşmaya başlamıştı. Televizyon için üretim yapan bir firma kurdu ve HBO’da yayınlanan Def Comedy Jam ile beklenmedik bir başarı elde etti. Simmons’ın film şirketi, 1997’de, aynı zamanda, Eddie Murphy’nin geri dönüşü de olan, The Nutty Professor’ı yaptı. Simmons, Phat Farm isimli firmasıyla, moda işine bile girdi. Gittikçe bir multimedya patronu oluyordu ama gönlü hala hip hop’taydı ve bunu Onyx, Method Man ve Foxy Brown gibi yıldızlar yaratarak gösterdi. Def Jam’in PolyGram Music ile yeni bir dağıtım anlaşması yaptığı 1993 yılında (Simmons, daha sonra, 1999’da, firmasının isim haklarını Universal Music Group’a satmıştır), firmanın Los Angeles büroları açıldı ve, Doğu Sahili’ndeki başarılar Warren G, Domino ve, platin seviyesinde satış rakamlarına ulaşan, R & B çalgıcısı Montell Jordan gibi sanatçılarıyla anlaşmalar imzalanarak Batı Sahili’ne de taşındı.

Büyük ölçüde Eric “Eazy-E” Wright’ın başarısına bağlı olarak, Batı Sahili’nin rap dünyasında önemli bir yeri vardır. Eazy Los Angeles’a komşu olan Compton bölgesinde iş yapan bir uyuşturucu satıcısıydı ve kara parasını aklamak için Ruthless Records ile plak anlaşması yapmıştı. Daha sonra bir takım gelişmelere de yol açacak olan Los Angeles’lı rap grubu World Class Wreckin’ Cru ile tanışması ona grubun DJ’i Andre “Dr. Dre” Young ile takılma şansını da vermiş oldu. O’Shea “Ice Cube” Jackson’ın yazdığı şarkı sözleri ile, Eazy, 1987’de, “Boyz N the Hood”u kaydetti ve bu single ile Ruthless bölgesel bir güç haline geldi.

1989’un sonlarında, Eazy, The D.O.C. ve Michel’le’nin (“No More Lies” Dre’nin yalnızca gangsta rap değil, aynı zamanda, başarılı olabilecek R & B parçaları da yapabileceğini kanıtlamıştır) hit parçaları yardımıyla, firma ülke çapında bir pazar oluşturma yoluna girmişti. Firmanın en büyük başarısı ise Eazy’nin Dre, Ice Cube, MC Ren, DJ Yella ve (kısaca) Arabian Prince ile birlikte kurduğu grup N.W.A ile oldu

Bir zamanların kanun dışı kişisi Eazy, belki sokaklara çıkıp eski oyununu oynamayı hala istese de, Ruthless'ın başarısıyla birlikte, bu işten para kazanıp kadınlarla yemeyi eski uyuşturucu ve silah işine tekrar bulaşmaya tercih etti. Ancak, bu yumuşadığı anlamına gelmiyordu. Firmanın dağıtımcısı Priority'de solo kariyer yapmak üzere N.W.A.'i bırakan Ice Cube, grubun sağlamış olduğu başarı neticesinde alması gereken pay konusunda, Eazy ve menajer Jerry Heller tarafından soyulmuş olduğunu farketti. Eazy, gerçekte, plaklarda kendini gösterdiği gibi değildi.

Diğer taraftan, Suge Knight ta gerçek yaşamda yer almak konusunda hiç tereddütsüz hareket ediyordu. Gerçek ismi Marion Hugh Knight Jr. olan Suge, yoldaşlarının kontrolu altında, Compton'da yetişmişti. Fakat kendisi kanun dışı işlere bulaşmıyor, bunun yerine, sporla ilgileniyor ve bir futbol bursu kazanarak girmiş olduğu Las Vegas'taki University of Nevada'ya gidiyordu ve de kendilerine L.A.Rams diyen bir grubun üyesiydi. Gruptan uzaklaştırılınca korumalık yapmaya başladı ve, D.O.C. ile çalışmadan önce, ilk işini Bobby Brown'dan aldı.

Fakat Suge korumalık işine uzun Süre devam etmeyi düşünmüyordu. O gerçek parayı istiyordu ve, bu yüzden de, D.O.C. ile bağlantılarını kullanarak, önce bir menajerlik, daha sonra da, bir plak firması kurdu. Suge'ın görüşleri piyasa standardlarından daha farklıydı. İlk müşterilerinden biri, Vanilla Ice'ın multiplatin satan ilk albümü To the Extreme için yedi parça yazmış olduğunu iddia eden Mario Lavelle 'Chocolate' Johnson isimli Dallas'lı bir DJ'di. Mario yazmış olduğu parçaların karşılığını Vanilla'dan alamamıştı. Suge, Vanilla'yı öyle bir korkuttu ki, yaşamından endişe eden Vanilla bu parçaların tüm haklarını devreden bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Fakat, Dr. Dre'nin Ruthless ile olan anlaşmasını iptal etmesi için Eazy-E'ye yaptıklarıyla karşılaştırıldığında Vanilla olayı çok yumuşak kalmaktadır. 1991 Nisan'ında bir gün, Suge iki silahli kişiyle Ruthless bürosuna daldı ve Eazy'yi iptal kağıtlarını imzalaması için ikna etti!

Dre'yi kaybetmek Ruthless için önemliydi ama bu firmanın sonu da değildi. Eazy kendi yaptığı ve platin satan iki albüm çıkardı ve multiplatin satışlara çıkan hip hop vokal grubu Bone Thugs-N-Harmony ile de anlaşma imzaladı. 1995'in başlarında, ilk önceleri soğuk aldığını zanneden Eazy'nin AIDS olduğu anlaşıldı. 26 Mart'ta öldü.

Bu arada, Dre ve Suge güçlerini birleştirip, Death Row Records'u kurmuşlardı. Dre, film müziği Deep Cover'ın albümün ismini taşıyan parçasıyla (bu parçada Snoop Doggy Dogg da yer alıyordu) zaten bir ses getirmiş durumdaydı, ama, 1992'de çıkan The Chronic ile Dre, hip hop'un en sıkı prodüktörü konumuna geldi. Ertesi yıl çıkan Snoop'un solo albümü Doggystyle, dört milyondan fazla satarak, daha da iyisini başardı ve Death Row listelerdeki en büyük oyunculardan biri oldu.

Death Row bir taraftan platin albüm ödüllerini toplarken, bir taraftan da ismi şiddet ve tehdit olaylarıyla lekelendi. Bir adamın çenesini kıran Dre'ye ev hapsi cezası verildi. Suge ise, Death Row'un kayıt stüdyosunda iki istekli genç rapçiyi acımasızca dövdüğü için tutuklanmış ve sonra, şartlı salıverilmişti. Snoop'a gelince; koruması bir adamı silahla vurarak öldürmüş, kendisi de rap olayını katletmek suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştı. Bazılarına göre, suç teşkil eden bu davranışlar 'hayatın gerçeği' değil, Death Row'un toplum için bir tehdit oluşturduğunu kanıtlayan olaylardı. Death Row, tutucu kültür eylemcilerinin – özellikle, eski eğitim sekreteri William Bennett ve profesyonel at sineği C. DeLores Tucker'ın – hedefi haline geldi. Bu ikili, firmanın karanlık geçmişini öne Sürerek, medya devi Time Warner'ı, Death Row plaklarının dağıtımını yapan bir indie (bağımsız) firma, Interscope ile ilişkisi nedeniyle rezil ettiler. İşler bir Süre durdu. Ancak, iyi planlanmış bir aradan sonra, Warner Music, Death Row'un yayım haklarını kendi üzerine aldı.

Bu olayların toplumun gözleri önüne en kötü şekilde serilmesi Death Row'un zararına değil, tam tersine, yararına oldu. Belki de bu sarsılmazlık, bu alt edilmezlik Suge'a, 1995 Ağustos'undaki ikinci Source Ödülleri töreninde, şöyle söyletmişti: 'Albümlerinde, kliplerinde ya da turnelerinde senin firmanın etiketini, seni ve senin patronunu görmek istemeyen tüm rapçilerin Death Row'a gelmeleri gerek.' İsim vermemişti ama kastettiği kişinin Bad Boy Entertainment'ın müdürü Sean 'Puffy' Combs olduğunu oradaki herkes biliyordu.

Harlem'in yerlisi ve babasının bölgedeki suç sahnesindeki oyunculardan biri olduğu iddia edilen Puffy itilip kakılmış, biraz yalaka ve hırslı biriydi. Howard Üniversitesi'nde öğrenciyken, bir taraftan da, Andre Harrell'in Uptown Records firmasında staj yapıyordu. Çekiciliğini kullanarak, Harrell'in gözüne girdi ve şirket içinde gerçek pozisyonlara gelerek birçok faaliyete katıldı.

Yapılan, sıradan değil, ustalık gerektiren bir işti. Başlangıçta, Harrell bir rapçiydi (80'lerin başlarındaki Dr. Jeckyll & Mr. Hyde'ın Dr. Jeckyll'ı), fakat asıl üstünlüğü yetenekleri keşfeden bir kulağa sahip olmasıydı. Daha önce, Rush Artistic Management'te Russell Simmons'ın iş arkadaşı olan Harrell kendi firması Uptown'ı 1985'te kurdu ve kulağını, Guy gibi swing ya da Jodeci ve Mary J. Blige gibi hip hop temelli R & B sanatçıları ile, pazar payını büyütüp bir imparatorluk kurmak için kullandı. Harrell yaptığı anlaşmalarla firmasının ismini sağlamlaştırırken, Puffy'nin de üretim ve yönetimdeki gücü gittikçe artıyordu. Puffy kurnazlığını ve sokak çekiciliğini kullanıyor, Harrell de onun çizdiği yüksek profile ve işteki ustalığına sırtını dayıyordu.

Sokaklardaki en zeki insan bile bazan hata yapabilir. Suge Knight, Jodeci ve Blidge'i kendi firmasına bağlamaya karar vermişti. Hatta, onları bırakmasını sağlamak için, Harrell'i Uptown'daki bir erkekler tuvaletinde tartaklamaya bile kalktı. Ancak sonradan, hem Jodeci hem Blidge, ikisi birden Puffy'ye geri dönünce, Suge kendini çok kötü, aldatılmış hissetti. Puffy'nin yeni kurmuş olduğu firması Bad Boy'un başarılarını da kıskanıyordu. Özellikle, The Notorious B.I.G. (Biggie Small)'in Doğu Sahili rapçilerinin de en az Batı Sahili'ndekiler kadar sert ve popüler olabileceğini kanıtlamasından sonra.

Suge'ın arkadaşlarından biri olan Jake 'The Violator' Robles'ın ölümünden sonra olaylar biraz tatsızlaştı. Robles, Suge'ın Puffy'yi Source Ödülleri töreninde sözle taciz etmesinden iki ay sonra, Atlanta'daki bir partide vuruldu; daha da kötüsü, vuran kişinin Suge'ın çevresinden biri olduğu iddia ediliyordu. Puffy, Suge'ın da bu işin içinde olduğunu söylüyordu. Robles öldükten sonra, Suge, çevresindekilerce, Puffy'nin kendisine çamur attığı konusunda ikna edildi ve intikam almaya yemin etti.

O andan itibaren, olaylar kontroldan çıktı. Bir zamanlar yalnızca sanatsal olarak birbirinin rakibi olan Doğu ve Batı sahilleri arasında, şimdi, bir savaş çıkacağına dair söylentiler hızla yayıldı. Cinsel taciz suçundan hapisteyken Suge ile sözleşme imzalayan Tupac Shakur, Death Row'a geldi ve kendisinin, hapise girmeden önce, vurulması olayında Puffy ve Biggie'nin, bir şekilde, parmağı olduğunu israrla iddia etti. Bazı röportajlarda da, Bad Boy hakkında kötü konuşuyor ve tehditlerde bulunuyordu. Yine de, Tupac'ın bu gangsterce tavırları onun popüleritesini hiç sarsmıyor ve hatta, Death Row'a geçmesinden bu yana en iyi satış rakamlarına ulaşıyordu. Las Vegas'ta, Suge'ın arabasında giderlerken, saldırıya uğrayan Tupac, aldığı yaralar sonucu, 13 Eylül 1996'da öldü. Fakat, bir yıldızını şiddet sonucu kaybeden tek firma Death Row değildi. Altı ay sonra, 9 Mart 1997'de, Biggie de, Los Angeles dışındaki bir sanayi bölgesinde, aynı Tupac gibi öldürüldü.

Suge'ın Tupac'ın vurulması olayına tepkisi yine şiddetle oldu. Şartlı salıverilme kurallarına uymadığından yeniden hapse girdi ve, hapisteyken, ABC Televizyonu'nun Prime Time Live programı için yaptığı bir söyleşide, Tupac'ı kimin öldürdüğünü bilip bilmediği sorulduğunda, polisin verdiği bilgiye dayanarak, 'Kesinlikle' diye söze başlayıp, anlamlı bir susuştan sonra, 'hayır' diye tamamlıyordu. 1999'da, Biggie cinayeti ile ilgili olarak, Suge'ın resmen suçlandığı açıklandı.

Puffy ise, toplumun bir ferdi, sevilen ve ihtiraslı biri olarak, Suge'ın tersine, arkadaşı Biggie için 'I'll be Missing You (Seni Özleyeceğim)' isimli bir anı single'ı çıkarıyor ve basına karşı, üzüntüsünü böyle gösteriyordu. Bu single'ı No Way Out albümü takip etti. Puffy ölüm saplantılı bir kendine acıma duygusu ve yüzeysel, örnekleme güdümlü parti müzikleri arasında gidip geliyordu. Bu, özellikle MTV izleyicisini, yani, yorgun düşmüş alternarock çocukları ile pop temelli hip hop hayranlarını çeken bir yaklaşımdı.

Suge'ın yokluğunda, Deathrow çok susuzluk çekti fakat bu gerileme 'gangsta' estetiğinin sonunu getirmedi. Tek değişen şey dinleyicinin markaya sadakat duygusu oldu. Birçok hayranın kalbinde, Death Row'un yerini, özellikle Snoop Doggy Dogg'u ele geçirdikten sonra, No Limit Records aldı. No Limit'in dağıtımını, daha önce Ruthless'la da çalışmış olan, Kanada doğumlu ve eski bir X-Tel yöneticisi, Bryan Turner'ın kurmuş olduğu, Priority Records yapıyordu. Bryan Turner'ın Priority Records'u, ilk atılımını popüler TV dizilerinin müziklerini kaydederek yapmış ve sonraki 10 yıl içinde de birçok hip hop hit'ini piyasaya sürmüş bağımsız bir firmaydı.

New Orleans'lı bir rapçi, Master P (Percy Miller)'nin kurmuş olduğu No Limit'in oldukça basit bir felsefesi vardı: Müşterileri memnun etmek. VIBE'tan Tony Green'e söylemiş olduğu gibi, P, insanların ne istediğini biliyordu: 'Onlar, paralarının karşılığında daha fazla şey istiyorlar'. No Limit, yüzü kızarmadan, silah, uyuşturucu ve çapulculuk temalarını işleyerek, heyecan isteyen gangsta hayranlarına sunuyordu. Bu hiç kimsenin garibine gitmiyordu çünkü firmanın Silkk the Shocker, C-Murder ve Mystikal gibi yıldızlarının, ne yaptıklarını bilecek kadar, savaş geçmişleri vardı. Müzikler özgün olmasa ne oludu ki? Şarkılara eşlik eden gürleyen baslar ve davul ritmleri, eksik olan orijinallikten daha önemliydi. No Limit, çok geçmeden 100.000.000$'lık bir iş haline geldi. Master P ufuklarını filmlerle genişletti. 1998'deki I Got the Hook Up isimli komedi, ilk haftasında, 5.000.000$ gelir sağladı. Firma, artık ismiyle yaşayacak gibi gözüküyordu.

Master P Güney'li temeli üzerinde bir rap imparatorluğu yaratan tek hip hop girişimcisi değildi. 80'lerin sonlarında, Luther Campbell (Luke Skywalker) da aynı şeyi yapmış, bölgesel bir popüleritesi olan 2 Live Crew'u Skywalker Records'u (George Lucas'ın aynı ismi taklit etmesinden sonra, Luke Records olarak değişmiştir) ülke çapında bir güç yapmak için kullanmıştı. Firma, vokal grubu H-Town ile de bir Süre çalıştıktan sonra, 2 Live Crew'un müstehcenlik cezalarını ödemekte zorlanınca, iflasa zorlanmıştır.

Yine de, Campbell'in yaklaşımı başkaları için esin kaynağı olmuştur. Houston'da, James T. 'Lil' Jimmy' Smith, 1986'da keşfetmiş olduğu Geto Boys'u basit bir hip hop üçlüsü halinden çıkarıp, kendi Rap-A-Lot Records firması aracılığıyla, bir süperguba dönüştürdü. Şehrin öte yanında ise Tony Draper'ın Güney funk'ına karşı hassas kulakları onu, 1988'de, Suave House Records'u kurmaya yöneltiyordu; 10 yıllık bir Süre içinde firma, Eightball, MJG, South Circle ve Crime Boss gibi projelerle, mültimilyon dolarlık değerlere ulaştı.

O sıralarda, New York'ta, Steve Rifkind, farklı bir pazarlama hüneriyle, bir başka imparatorluk kuruyordu. Kendisi plak işinin içinde yetişmişti; babası ve amcası, Sugar Hill'in 'Rapper's Delight'ı çıkarmasından birkaç hafta önce, Fatback Band'in 'King Tim III (Personality Jock)'sini çıkarmış olan, Spring Records'u yönetiyorlardı. Master P'nin hip hop piyasasından küçük bir pay kapmış olduğu sıralarda, Rifkind elit tabakaya yöneldi. Steven Rifkind firmasından gelişen Loud Records, olayı sokak tarzı promosyonlarla, kentin ortasındaki hip hop hayranlarına yayan bir firmaydı. İyi çocukların nereye gittiğini gören diğerleri de onları takip edecekti. Rifkind, Wu-Tang Clan ve Funkmaster Flex gösterileri için, radyolara başvurmaya gerek kalmadan, büyük seyirci kitleleri toplayabildi. Taktik işe yaramıştı: Wu-Tang'in ikinci albümü Wu-Tang Forever, 1997'de, piyasaya çıktığı ilk hafta içinde, altın seviyesine erişti. 1999'da, Sony'nin, Loud'ın dağıtımını MCA ile yapmak için bir anlaşma önermesiyle de, Rifkind için, büyük bir servete giden yol açılmış oldu.

Tüm bu firmalar kurucularının görüş ve enerjileri ile çok yükseklere çıkmış olsalar bile, bu tek kişiye dayanma özelliklerince kısıtlanmışlardır da. Bu büyük firmalar, tıpkı liderleri gibi, tek ve yalnız tek bir şeyi yapabiliyorlardı ve sonunda, kaçınılmaz olarak, ortaya konan sound modanın dışında kalıyordu. Aynı şey, 80'lerde, George Clinton'ın funk imparatorluğu; 70'lerde, Curtis Mayfield'ın Curtom firması; 60'larda ise, Stax/Volt'un başına gelmişti. Def Jam, Tommy Boy ve Priority gibi firmaların devamlılık gösterebilmelerinin nedeni de, muhtemelen, onların müzikal çeşitliliği kişisel beğeninin üzerinde tutmalarıdır. Her şeyden öte, büyük patronlara sahip olmaktan daha önemli şeyler de vardır.
Logged
ibrahim_1972
Yeni Üye
*

[Tecrübe Puanı] +0/-0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1



Durumum:
durum

Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Temmuz 15, 2009, 12:05:46 ÖÖ »

slm
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Hip Hop'un Büyük Patronları
 
Gitmek istediğiniz yer:  
Sitemap | List | Sitemap(2) | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss